Film Müziğinin Psikolojik ve Anlamsal İşlevleri

Sinemanın çıkış noktasının tiyatro ve/veya opera olduğu düşünülürse, film müziklerinin çıkış noktasıysa sahne müzikleridir diyebiliriz. Sahne müzikleri genelde uvertür, şarkılar, perde arası prelüdler ve melodramlardan oluşmakta olup böylece oyunu seyircilere sunma amacını gütmektedir. Sinema dilinin gitgide belirginlik ve bir disiplin kazanması film müziği tekniklerinde de bir standartlaşmaya gidilmesine yol açacaktır. Film müziğinin üzerine düşen görevler gitgide ağırlaşmaktadır. Film müziği eserleri hangi teknikle ve ne biçimde yazılırsa yazılsın, seyircinin duyguları, algılaması, ruh hali hep bu çoğu zaman fark etmediği müziğe bağlıdır. O halde film müziklerinin seyircinin psikolojisi üzerinde önemli etkilerde bulunduğunu söyleyebilir (Konuralp, 2004: 92). Wingstedt, bu duruma ek olarak, “müzik nasıl gördüğümüzü belirliyorsa, görseller de müziği ne şekilde dinlediğimizi belirler” diyerek devam eder:

Murch (1994), görüntüyle ses arasında kavramsal rezonans (conceptual resonance) dediği bir olguyu tanımlıyor. Murch’e göre müzik sayesinde görüntüyü farklı görüyoruz; bu yeni görüntü, müziği daha farklı işitmemize sebep oluyor ve bu yüzden yine daha başka bir şey görüyoruz ve bu böyle devam ediyor. Ancak izleyici olarak dikkatimizi bilinçli olarak görsellere veriyoruz. Sinema ya da televizyonda izlediğimiz şeyleri, işitirken görmüş bile olsak gördüğümüz şeyler olarak yorumlamaya eğilimliyiz. Bu durum konuşma şeklimizden de anlaşılıyor: O filmi gördüm, televizyon seyrettim (2004: 2).

Konuralp, film müziğinin psikolojik etkilerini iki ana gurupta ele almıştır:
– Görüntüden bağımsız olarak sese ve müziğe bağlı etkiler
– Görüntüye bağlı olarak elde edilen psikolojik etkiler.

Birinci tür etkilerde görüntünün bir rolü yoktur, verilmek istenen duygu, görüntü olmadan da verilebilmektedir. En büyük etkiler müzikten çok müziği oluşturan seslerin fiziksel yapısından (sesler arasındaki frekans ilişkisinden) ve bunların algılama üzerindeki etkilerinden meydana gelmektedir. Ses fiziksel özelliklerine göre yükseklik, genlik ve tını olarak üçe ayrılır. Ses bu özelliğiyle bile insan algısı üzerinde çeşitli etkilemeler oluşturmaktadır:

– Belli bir şiddetin üzerindeki sesler bizleri rahatsız eder ve acı boyutuna
varan sonuçlar doğurabilir,
– Yüksek frekanslı sesler, küçük ve hafiflik duygusu, alçak frekanslı sesler,
büyük ve ağırlık duygu verir,
– Frekanstaki kaymalar çıkış ve düşüş hisleri uyandırır,
– Frekanstaki yukarı doğru yükseliş, genliğinde artmasıyla tedirginlik hissi
doğururken, aşağı doğru yöneliş rahatlama hissi verir,
– Frekanslar ve genlikler aynı bile olsa tını değişimi insana farklı izlenimler
verebilir (2004: 92, 93).

Bir örnekle belirtmek gerekirse Wingstedt, John Williams’ın bestelediği meşhur ‘Jaws’ leitmotif’inden hareketle, köpekbalığını temsil eden Jaws motifinin, (minör ikili aralıklı) iki notadan oluşan bir motif olarak bazı iyelik özelliklerini yaratıkla ilişkilendirerek ‘ses aracılığıyla tanımlayıcı’ anlamlar yüklendiğini açıklar.

Motifin kalın ses perdesi, akla heybet ve gücü getirir (tiz ses perdesi bunu yapamaz). Deneyimlerimizden bildiğimiz gibi, büyük cisimlerin bas perdesinden ses vermesi gerektiğini biliriz. Bas ses perdesi aynı zamanda suyun altında pusuya yatan köpekbalığının fiziksel konumuyla da ilişkilendirilebilir. Kalın notaların (low notes) tehlike, şiddet ve kötülük ifade ettiği film müziği geleneğine dayanarak bir ilişki daha kurulabilir. Müziğin tekrarlayan ritmik bölümü, köpekbalığının başka bir özelliğini, yani devamlı oynayan kuyruğunu tarif ediyor. Yaylı çalgıların enstrümantasyonu özel bir tını sağlayarak, suda süzülerek gitme hareketini akla getiriyor. Ritmik bölüm aynı zamanda ikili minör aralığın (minor second) melodik uyumsuzluğunu vurguluyor. Uyumsuz (dissonant) perde aralığı genellikle kararsız, sert ve tereddütlü olarak tanımlanır. Uyumsuzluk (akortsuzluk), çözüme doğru olası bir ilerlemeyi akla getirir. Bizim incelediğimiz örnekte ise aynı zamanda kararsız, ilkel ve acımasız yaratığı vurguluyor (2004: 8).

Müzik, ana parametreleri melodi, armoni ve ritim olarak kendi içinde bileşenlerine ayrılır. Müziğin “majör” ya da “minör” mod’da ya da aralıkta(interval) olması, aynı melodinin farklı biçimlerde algılanmasına neden olabilmektedir. Kelime anlamıyla da majör mod coşku hissi verirken, minör mod hüzün ya da endişe hissi verebilmektedir. Bu bestecilerin özellikle dramatizasyon alanında en çok kullandıkları müzikleme tekniğidir diyebiliriz. Film müziğinde de bu teknik bolca kullanılmakla beraber bazı besteciler hüzünlü/endişe verici melodileri “major” modda da yazabilmektedirler. Psikologlara göre insan müzik dinlerken bilinçaltında notaları önceden tahmin etmeye çalışır diyen Konuralp, notaların önceden tahmin edilmesiyle müzikal ses melodik gelir ve tedirgin etmez ancak örneğin atonal müzikte, dinleyici notaları önceden kestiremediği için müzikten rahatsızlık duyabilir açıklamasını yapar. “Tabi atonal müzik sık sık dinlenilirse insan kulağı bu diziliş sistemini de içgüdüsel olarak çözümleyebilecektir. Bu bakımdan yalnızca iki notadan oluşan perde aralığı bile insanda çeşitli etkiler uyandırabilmektedir” (Konuralp, 2004: 93).

Yine Jaws filminden hareket eden Wingstedt, “Jaws’ın iç zihinsel süreçlerini betimlemek için kullanılmadığı için „jaws leitmotifinin’ yoğun duygusal etkisine rağmen köpekbalığına hiç yaklaşamıyoruz ve kendimizi köpekbalığıyla özdeşleştiremiyoruz” demektedir. Oysa ki 1933 yapımı King Kong’un Max Steiner’a ait olan müziğinde King Kong’la bütünleşiyoruz. Jaws’da psikolojik süreçler üstü kapalı kalıyor. Müzik, içsel özelliklerden çok dışsal olanı (köpekbalığının cüssesi, gücü, hareketleri, tahmin edilemez oluşu ve kötü niyetleri) hissettiriyor ve izleyici bu özelliklerle bağ kuruyor. Köpekbalıklarının „görülmez oluşu, temsil edilmemiş olanı izleyicinin hayal etmesi’, bilinmeyenden duyulan korkuyu arttırıyor. Bu bakımdan anlatıyla uyumlu olarak müzik bu filmde genellikle yüksek modalite elde etmek için, duygusal inanılırlığı yükseltmek için kullanılmıştır diyebiliriz (2004: 8).

İkinci tür etkilerdeyse müzik, perdedeki görüntülerle etkileşim halindedir. Daha çok seyircinin filmde görmekte olduğu „sahneleri yorumlamasına’ yardımcı olma amacı taşıyan bu gruptaki etkiler seyirciyle daha farklı bir seviyeden iletişim kurmaya çalışmaktadır denebilir. Konuralp, kimi zaman ilk gurubun görevlerini de üstlenebilen bu grup etkiler için, “birinci grup etkiler psikoloji alanına giriyorken, ikinci grup semiyoloji (göstergebilim) alnına girmektedir” açıklamasını yapar. Seyirci film seyrederken yine farkında olmaksızın görüntüyle sesleri, edinmiş olduğu bilgi ve kültür birikimleriyle karşılaştırır ve bu eşlemeyle birtakım mesajlar çıkarır. Ancak bunun her zaman farkında değildir. Özellikle müzik içindeki bu tür mesajlar, perdedeki görüntülerin sese dönüştürülmüş hali olup, seyirci yeterince bilgi ve kültür birikimi edinememiş ise müzikteki bu kılavuz mesajları alamaz, ama yine de filmden bir takım anlamlar çıkartabilir. “İnsanların farklı hızlarda öğrenme yeteneklerinin olması, farklı ilgi alanlarına yönelmeleri ve farklı kültürlere sahip olmaları hiç kuşkusuz her mesajın herkes tarafından aynı biçimde algılanmasını engellemektedir” diyen yazar, yine de bir takım genel geçer kodların mevcut olduğunu; örneğin habanera ritminin, İspanya’yı çağrıştırdığını veya dört aralıklı dörtlü armoni sisteminin ise doğu müzik kültürü etkisi taşıdığını ifade ediyor. Aynı biçimde milli marşlar, halk şarkıları ya da belirli şarkılarla ‘filmin geçmekte olduğu coğrafi bölgenin neresi olduğu veya filmdeki karakterlerin hangi milliyetten oldukları’ verilir. Yani müzik, göstergebilimin sinema için anlattığı renk kavramı içerisinde çok önemli bir yere sahiptir. Daha başka biçimde ifade etmek gerekirse müziğin filme nasıl yaklaşması gerekeceği iyice belirlenmiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir