Sinemada Ses ve Müzik İlişkisi

Sinemada sesle birlikte müziğin yeri ve öneminin açıklanmasına yönelik girişimiz, sanatsal bağlamda öncelikli olarak „sanat’ sözcüğünün incelenmesine ve bu kavramın antik dönemlerden bugüne kadarki gelişim süreci içinde anlam değişimlerine uğrayarak toplumlarda nasıl bir işleve sahip olduğunun kısaca açıklamasına ihtiyaç duymaktadır. Toplumların binyıllar boyunca gelişerek kendi içinde kültürel bir estetik bilince sahip olması, 20. Yüzyıl’a gelindiğinde „yedinci sanat’ olarak bilinen sinemayla „ikinci sanat’ olarak bilinen müziği buluşturmuş ve James Monaco’nun açıklamasıyla geçmişin temsile dayalı iletişim araçları yerini kayda dayalı iletişim araçlarına bırakmıştır. Bilinen binlerce yıllık kültür tarihinin yanında 1980’lerle beraber yeni bir temsil sistemi tartışılmaya başlamıştır ki bu da başkalaştırma (morphing) ve örneklemeye (sampling) dayalı sayısal tekniklerle oluşturulan sanal temsildir. Bu temsil sistemi “gördüğümüz görüntülerin, işittiğimiz seslerin gerçekliğine olan inancımızı yok eder: gerçeğe benzerlik hâlâ vardır ama artık gözlerimize ve kulaklarımıza inanamayız” (Monaco, 2014. s, 31)

Monaco, bilinen yedi bin yıllık yazılı tarih içinde sanatın, insani faaliyet anlamında etkinlikten ziyade bir tutum olarak karşımıza çıktığını belirtmektedir. Dolayısıyla sanat sözcüğünün toplum ve kültür ilişkisinin kavranması bakımından anlaşılmasının zorunluluğundan ve böylece uygarlığın işleyişi hakkında çokça bilgi edinilebileceğinden söz eder. Önceleri sanat olarak bilinen ve evreni ve bu evren içindeki yerimizi tanımlamaya yarayan etkinlikler olan tarih, şiir, komedi, tragedya, müzik, dans ve astronomi dalları insanlık için dinsel etkinliğin birer tezahürü olarak varoluşun sırlarını anlamaya yönelik yöntemlerdir. Başlangıçta kolektif bilinç ve motivasyonla bir araya getirilen ve „dinsel etkinlikler’ olarak bilinen bu tutumlar, yüzyıllarla birlikte gösteri sanatlarının ayinleri övmesi, tarihin insanlığın öyküsünü kaydetmesi, astronominin -önceleri- cennetleri araması günümüz modern bilimler ve sosyal bilimlerine kadar olan gelişim sürecinde, modern sanatlara varan bağımsız disiplinleri oluşturmuştur. Monaco, başlangıçta, sanatı üretmenin tek yolu gerçek (şimdiki) zamandı diyerek şarkıcının şarkı söylediğini, öykücünün öykü anlattığını, aktörlerin ise dramayı oynadığını belirtir. Çizimin ve hiyeroglif türü motif dizgelerinden geçerek yazının tarih öncesinde gösterdiği gelişmenin iletişim sistemlerinde önemli bir sıçramayı işaret ettiğini ve artık görüntülerin saklanabilir, öykülerin korunabilir, sonra da aynen hatırlanabilir olduğunu vurgulayan Monaco, sanatların yedi bin yıllık tarihinin aslında iki temsile dayalı -çizimsel ve yazınsaliletişim aracının (representative media) tarihi olduğu açıklamasını yapar. (2014: 2730)

Çizimsel ve yazınsal olarak temsile dayalı iletişim araçlarından farklı olan kaydetme özelliğine sahip iletişim araçlarının gelişiminin, tarihsel açıdan yazının keşfi kadar önemli olduğunu belirten yazar, fotoğraf, film ve ses kaydıyla birlikte tarihsel bakış açımızın önemli biçimde değiştiğini ifade eder. Temsil sanatları olayların yeniden inşasını mümkün kılmıştır fakat hâlâ kodların karmaşık pratiğine ve dillerin geleneklerine gereksinim duymaktadır. Kayıt sanatlarındaysa tam tersine, konuyla gözleyici9 arasında çok daha doğrudan iletişim vardır. Kendi kod ve gelenekleri olan kayıt sanatları, gerçeğe daha fazla benzeme yönünde doğrudan bir ilerleme geçirmiştir. Bu şekilde, “renkli film gerçekliğe siyah-beyaz filmden daha fazla yaklaşmış, sesli film ise hayata sessiz filmden daha yakın durmaktadır”. Böylece günümüzde üç düzeyde var olan bir sanatlar tayfına sahip olduğumuzu ifade eden Monaco, bunları şu şekilde belirlemektedir:

– Gerçek zamanda var olan gösteri sanattan.
– Konu hakkında gözleyiciye bilgi aktarmak için (hem çizimsel hem de yazılı) yerleşik kod ve geleneklere dayalı temsil sanatları.
– Gözleyiciyle konu arasında doğrudan bir yol sağlayan, kendi kodlarına sahip ama niteliksel olarak temsil sanatlarından çok daha doğrudanlık özelliği gösteren kayıt sanatları (2014: 30, 31).

Bir görsel ve işitsel kurgu sanatı olan sinemanın, başlangıcının hemen ertesinden itibaren sesle kurduğu ilişki ve bunun önemi bilinmekle birlikte, bugün artık ses ve müziğin sağladığı gerçeklik duygusu ve seyircinin filmi nasıl algılaması gerektiğine yönelik yönlendirici yeteneği yönetmenler tarafından kabul edilmekte ve kullanılmaktadır. Sinematografik anlatıda -yalnızca görüntüyle yeterli derecede ileti oluşturulamamasının anlaşılmasıyla birlikte- görüntü sesle bir araya getirildiğinde anlatı, temsil etmeye yönelik daha güçlü ifade kazanabilmektedir. Christian Metz, sinemada beş „bilgi/ileti’ kanalı tespit etmiştir: görsel imge, basılı ve diğer grafikler, konuşma, müzik ve gürültü (ses efektleri). Bu kanallardan çoğu işitseldir ve iletide bulunma tarzlarından dolayı yalnızca „görsel imge ve gürültü (sound effect) kesintisizdir (akt, Monaco, 2014: 204). Böylece sinematografiye sanatsal bağlamda bakıldığında görülmektedir ki görselle birlikte kurguda kullanılan ses kanalları -ses efektleri, konuşma, müzik- yalnızca teknik bir birleşim ve ses tasarımı olarak değil, anlambilimsel boyutla da biçimlendirilmektedir (Sözen, 2013. s, 2).

Ses doğal yapısı içerisinde zamanı ve mekânı da üretmekte, temsil etmektedir. Sesin gerçekliği görüntünün gerçekliğini doğrudan etkilemektedir, çünkü bir mekân yaratılmak isteniyorsa, yankı, armoni ya da bir mekâna has „ortamın doğal gürültüsü’ (room tone) önem kazanmaktadır. Eğer ses -ve müzikizleyicide zamanın geçtiği hissini uyandırabiliyorsa görüntü can bulabilecek ve renklenecektir. Böylece ses (ve müzik) bir atmosfer yaratarak, farklı zaman ve mekânları birleştirip ayırabilecek, çevresel seslerle (ambient sound) birlikte bir devam ya da devamsızlık hissi de uyandırmış olarak önemli işlevlere sahip olacaklardır (Monaco, 2014: 204).

Ses, algımızı şekillendirmemize yardımcı olur. Sadi Konuralp, özellikle doğal seslerin ve diyalogların gerçeklik duygusunu tamamladığını ve kaynakları gösterilsin veya gösterilmesin, atmosferi tanımlamakta önemli rol oynadığını belirtir. Bir nehrin, bir pazarın, bir ormanın, bir limanın vb. kendine özgü seslerinin bu ortamların tanımlanmasında, algılanmasında önemi büyüktür. Özellikle filmin sesinin bu doğal sesleri bir perspektif doğrultusunda vermesi, filmin gerçeklik duygusu oluşturmasında son derece etkindir (Konuralp, 2004. s, 42). Bir filmin ses evrenini, ses tasarımının parametreleri olarak bilinen üç temel öğe oluşturmaktadır: konuşmalar, efektler ve müzik (Sözen, 2013: 3). 20. Yüzyıl’la birlikte kayıt sanatları gelişmeye devam ederken, ses sinemaya girmeden önce bile müziğin, filmin atmosferini yaratmaya katkıda bulunduğu ve seyircilere önemli duygusal ipuçları verdiği kabul ediliyordu. Ve Lumiere kardeşlerin 28 Aralık 1896 tarihinde Paris’te yapılan ilk halka açık film gösteriminden başlayarak, sessiz filmler canlı müzik eşliğinde gösterilmekteydi (Monaco, 2014: 58-224, Konuralp, 2004: 19).

Konuralp, sessiz sinema döneminin ilk yıllarında, filmler için çalınan müzikal partisyonların çoğunun doğaçlamaya dayalı olduğunu ve piyanistlerin perdedeki görüntüye uygun olan ya da uygun olmayan bir sürü müzik çaldığını söylemektedir. Zamanla bilinçlenmeye başlayan müzisyenler, müziği görüntüye uydurmaya çalışır. İlk başlarda çalınacak müziğin seçimi piyanistin keyfine ve repertuarına bağlıdır. Bu sınırlılığa karşın, gösterinin müzikli kısmı giderek zenginleşmeye başlayacak, piyanonun yanına bir keman ve viyolonsel katılarak bir trio oluşacak ve böylece ilk sinema orkestrasının temeli atılmış olacaktır. Canlı performansla eşlik edilen müzikler genellikle klasik repertuarlardan oluşan parçalar ve bunların çeşitlemeleri ya da doğaçlamalarının sürekli kullanımları biçimindedir. İzleyicilerin artık bu parçaları ezberlemiş olarak şikâyetçi olmaya başlamalarıyla, bu durumdan kurtulmak için geliştirilen yöntemse uzun filmler için bunlara uygun özel müzik besteleme yoluna gitmektir. Böylece gerçek anlamda ilk film müziği skoru 1908’de L ’Assassinat du Duc de Guise isimli Fransız filmine Saint-Saens tarafından yapılacaktır. Filmler için özel skor üretiminin kimi orkestraların çalışma biçimlerinde değişiklikler yarattığını belirten Konuralp, o skor için çalışmış orkestraların filmle birlikte dolaştığını ifade eder. Bunun yanı sıra orkestra şefleri de perdedeki dramatik ve mizahi bölümler üzerinde önemle durmaya başlayarak bir müzik senkronu tutturmaya da başlamıştır (2004: 22-28). Sessiz film döneminde anlamsal bağlamda görselle işitsel arasındaki ilişkinin zayıflığı, zamanla sistematik hale gelerek anlam boyutuna daha fazla katkı sunan bir birlikteliğe dönüşecektir. Sinematografi içinde bilinçli şekilde eklemlenen müzik, “öykülemeye psikolojik alt-metinler sağlayabilmekte ve filmin diyalogları veya görüntüleri üzerinden okunabilmesi daha zor olan, içsel dramatik boyutları ortaya çıkarabilmektedir” (Sözen, 2015: 1).

İlgi alanı, sese gösterilen tepki olan „psikoakustik’, işitmenin psikolojik bir çalışması olarak seslerin nasıl algılandığı ve beyne ses bilgilerinin nasıl ulaştırıldığıyla ilgilenir açıklamasını yapan Reha Ergül, yaşantımızda edindiğimiz deneyimlerin, bize sesi nasıl algılayacağımıza yönelik bilgiler verdiğini ifade etmektedir. Bu bakımdan ses tasarımcısı, filmsel anlatıya ilişkin hangi ses frekanslarının ve seviyelerinin izleyici-dinleyiciye10 ne düzeyde coşku, üzüntü, dehşet veya huzursuzluk verdiğini ölçmek için sesin psikoakustik özelliklerini bilmek zorundadır. Sinemada görüntü, ses ve hareket, algılama ve anlama yönelik tek bir vücut olarak düşünülüp birleştirilmektedir. Ses bu bakımdan sahnede aksiyonun kaynağı ve konusu olarak dramatik bir özellik kazanmaktadır. Ergül, “araştırmalar sesin, imgeye göre daha farklı bir psikolojik algı sunduğunu ve ayrıca ait olduğu objenin karakteristiğini de yansıttığını göstermektedir” diyerek bu şekilde yaratılan kurgusal dünyanın anlatısını oluşturabilmek için seslerin psikolojik etkisinden yararlanılan sinemada, filmin ritmik yapısını doğrudan etkileyen müzik aracılığıyla izleyici üzerinde bir ritim duygusu yaratılabilmektedir açıklamasını yapar. Bu bakımdan filmin atmosferini yaratmak, karakterleri tanımlamak, uzay ve uzamı yaratmak ve köprüler oluşturmak için sesin işlevsel özelliğinden yararlanıldığı gibi psikolojik, sosyolojik ve ideolojik etki yaratmak için de sesin psikoakustik özelliklerin yararlanılmıştır. Müziğin psikoakustik özelliğinin yansıtıldığı en etkili örneklerden biri, Hitchcock’un Psycho filmindeki kuş sesini andıran çığlık örneğini veren Ergül, yüksek frekanslarda çalınan kemanların sesinin, birçok müzisyen tarafından önceleri tanınmadığını ifade eder (Ergül, 2006. s, 1-8).

Sese, yaşamın müzikal bir kompozisyonu olarak yaklaşan Lipscomb ve Tolchinsky, film müziğini daha kapsamlı bir bakış açısıyla müzikal partisyonu, çevredeki sesleri, konuşmaları, ses efektlerini ve sessizliği kapsayan bir yelpazenin öğelerinden biri olarak görür ve müzikal partisyonun olmaması halinde, örneğin çevresel seslerin tıpkı müzik gibi, öyküyü ilerletmek için dinamik değişkenlik ve yapısal olarak anlamlı sesler sağlayacağını öne sürmektedir. (Lipscomb ve Tolchinsky 2014: 1).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir